“Avrupa’nın Kudüsü; Sarajevo” | BOSNA-HERSEK

“Avrupa’nın Kudüsü; Sarajevo” | BOSNA-HERSEK

Şehirlere orjinal isimleriyle hitap etmeyi sevdiğimi söylemiş miydim? Sarajevo da bu şehirlerden biri. Türkiye’den vizesiz bir şekilde gidebileceğiniz Balkan ülkesi Bosna Hersek’in başkenti Sarajevo’dan bahsedelim biraz. Sarajevo’nun Saray-ova gibi bir anlamı var. Bu da coğrafik yapısından dolayı kendisine yakıştırılan bir isim. Şehir dağların ortasında (Dinar Alpleri diye de geçer) bulunan bir vadiye, Miljecka nehrinin çevresine kurulmuştur.
Yakın tarihte büyük trajedilerle boğuşmak zorunda kalan, büyük acıların ve kitlesel soykırımların yaşandığı bir ülkede tüm bunları en ağır biçimde yaşayan bir şehirdir aynı zamanda. Şehir tarihsel olarak hep çok dinli (Müslüman, Katolik, Ortodoks, Musevi) ve çok kültürlü( Boşnak, Sırp, Hırvat) yapıda hoşgörü içerisinde yaşamayı başarmış bir şehirdir. Yakın tarihinde yaşanan iç savaş hariç diyebiliriz çünkü 92 sonrası Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyetinin milliyetçi kışkırtmalarla parçalanmasıyla birlikte ortaya çıkan kardeş kavgaları şehrin kimliğinde ciddi tahribatlara neden olmuştur. Savaşın yaralarının nispeten sarılmaya başlandığı bugünlerde gidip gördüğüm zaman tek fotoğraf karesinde caminin, sinagogun, kilisenin çekilebildiği, çan sesinin ezan sesiyle harmanlandığı kaç şehir vardır ki bu dünyada diye iç geçirdiğim ve bundan büyük haz duyduğum bir yerdir. Neden birbirinden farklı olmanın durduk yere birbirini boğazlama gerekçesi haline geldiğini hâla idrak edebilmiş değilim. Herşeye rağmen lakabını kaybetmedi Sarajevo çünkü bir şehir belleğini ve kimliğini bir kaç yılda oluşturmaz, aslında şehir kendi kendisini anlatır; üzerinde yükselen yapılarla, seslerle, dokularla, kokularla ve tadlarla anlatır. O anlattı, ben de dinledim. Ne duyduğumdan seve seve bahsedeyim.
Şehrin bilinen tarihi Neolitik çağa kadar gidiyor. Bu konulara ilgiliyseniz Bosna-Hersek’in ve Sarajevo’nun tarihsel arkeolojik gelişiminin anlatıldığı ulusal müzeyi kesinlikle bir görün derim. Oldukça büyük, zengin içerikli, doyurucu bir müzedir. Şehir tarihsel anlamda önemli kırılma noktası sayılabilecek pek çok süreç yaşamış. Sarajevo’dan kimler gelmiş, kimler geçmiş.
Osmanlılar tarafından da yönetilmiş, Avusturya-Macaristan imparatorluğu yönetimine de girmiş, II. Dünya savaşı esnasında 1941-1945 yıllarında Naziler tarafından da yönetilmiş, Antifaşist partizanlar tarafından Nazi orduları defedildikten sonra 6 federal cumhuriyetten oluşacak olan Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyetinin parçası bir federal cumhuriyet olarak da yönetilmiştir. Josep Broz Tito‘nun ölümünden sonra dağılma sürecine giren Yugoslavya‘dan ulus devletler çıkmaya ve kendi federal cumhuriyet meclislerinde bağımsızlıklık bildirileri okumaya başlayınca kardeş kavgaları ve boğazlaşmaların başladığı bir dönemde, milliyetçiliğin provakasyonuyla tarihin en büyük kıyımlarını yaşayan bir ülkenin başkenti olagelmiştir Sarajevo. Coğrafik olarak da Yugoslavya’nın tam ortasında kalan Bosna Hersek‘in başkenti Sarajevo bir şehir ismi olmaktan ziyade modern savaş tarihinin en büyük kuşatmasının da (3.5 yıl süren) adı olmuş, Sırp güçlerin yoğun bombardımanlarına maruz kalmış bir şehir olmuştur. Elbette Sarajevo’nun politik durumu uzun ve detaylı başka yazının konusu hatta bir tez konusu olacak kadar karmaşıktır ancak şehrin bu tarihsel arka planına değinmeden sokaklarında dolaşmanın şehre büyük bir saygısızlık olacağını düşündüğümden özetleyerek anlatmaya çalıştım. Çünkü hikayesini bildiğimiz şeylerle özdeşlik kurabiliriz ancak. Sarajevo pek çok medeniyete ev sahipliği yaptığı için bu durum mimari zenginliğine de yansımıştır. Haydi şimdi gelin, hepsinin izini süreceğimiz uzun bir yolculuğa çıkalım sizinle.



Sarajevo‘nun Ruhunu Nasıl Hissedebiliriz?

Bu soru sizin isteğiniz, ekonominiz, konfor alanlarınızı yıkabilmekteki cüretiniz ile doğrudan alakalı bir cevap barındırıyor. Yani ben sırt çantam, fotoğraf makinem, ayaklarım, kalbim, aklım ve sezgilerimle biraz da planlanan genel rotama her zaman bağlı kalmadan, spontaneliğe de alan bırakarak yaşadığım Sarajevo’dan bahsedeceğim size.

1. Miljacka Nehri Boyunca yürüyün ve şehri bağlayan köprüleri tanıyın.

Bunu cidden yapın çünkü Miljacka nehri Sarajevo’nun kalbinden akıp gider. Şehre kimliğini veren ve hızlıca şehri tanımanıza yardımcı olan ve zihninizde şehre dair yapılar üzerinden imgeler kurdurtan bir eylem olabilir bu yürüyüş. Hem yürümek iyidir, sağlıklıdır da. Gelmeden evvel internetten yorumlarına ve konumuna bakarak ayarladığım Travelers Home Hostel, Miljacka nehrinin yanındaki yola bağlanan bir ara sokakta oldukça merkezi bir yerde yer alıyordu. Hostele yerleştikten sonra tam da ilk yorgunluğumu atacağım derken hostel görevlisinin excel hatasından dolayı beni bi İngilizin yatağına yönlendirmesi ve ben uzanırken onun gelip yerinde yatan başka birini görmesiyle benim de başka birinin yerinin bana verildigini ögrenmemle yaşadığım gerilimi ve ilk hostel deneyimimin şokunu atlatmama bayağı yardımı dokundu mesela Miljacka nehrinin. Çalışan eleman iyi niyetliydi, hemen özel odalardan birini ayarladı ama yine de ölümcül bir hata yapmıştı. Olur öyle vakalar hep beni yakalar diye düşünsem de başka zaman yine gitsem yine orada kalırdım. Temiz, sıcak ve samimi bir ortamı vardı. Şöyle Miljacka civarında bir iki volta atmamla unutmam bir oldu. Ve tabi İstanbul’dan gelmeden evvel uçuştan 2 saat önce yanlış hava alanında karşı Anadolu yakasında Sarajevo uçuşu beklediğimizi farketmemizle birlikte uçağa yetişmek için yaşadığım stres, korku ve herşeyin mahfolma ihtimalinin belirmesi beni aşırı germişken, bi de üstüne bunu yaşamışken yine de pozitif kalabilmeni sağlıyor Miljacka‘da bir iki adım yürümek.
Öyle de bir nehir, bak sen.
Yürüyün açılırsınız, derdi tasayı unutursunuz, sonraki günlere antreman yaparsınız.

2. Sarajevo’nun kalbi sayılan tarihi merkezi Baščaršija’yı keşfedin. Sebilj’den su için.

Diyelim ki şehre geldiniz, yerleştiniz, dinlenip yorgunluğunuzu attınız ve konaklayacağınız otele, hostele üzerinizdeki tüm ağırlıkları fırlatıp güzel elbiselerinizi giyip dışarı çıktınız yeni şeyler keşfetmek için. Şöyle bir şehrin kalbine kalbine ineyim ve bakayım insan kalabalıkları neler yapıyor diye düşünüyorsanız eğer Baščaršija‘dan başka bir yere gitmeyin. Şehrin göbeğinde serin serin sularının aktığı bir çeşme vardır adı Sebilj olan. Şehrin sembolü olmuş tüm fotoğrafları burada çekilmiştir ve tüm yollar da buraya çıkar. Türkiye’ye döndükten sonra aynı çeşmeden Bursa’da ve İzmit’te de gördüm. Nazi işgali esnasında çekilen bazı fotoğraflarda da vardı Sebilj. O zamanlardan bu zamanlara aynı konumda yerinde Sebilj. Tarihi çok eskidir. Sağında solunda köfteciler (ben vejetaryen olduğum için size Pleskavitza, Cevapcici filan önermeyeceğim tabiki, iyi bir falafelci var onu öneriyorum ama), hediyelik eşya dükkanları, bakırcılar çarşısı vardır ki zanaatın kralı eski bakırcı ustalar tarafından yapılır. Bu sanat Unesco korumasındadır. “Türkiye’ye benziyor ya bu ne? Bursa’nın aynısı” diye ruhsuz, meymenetsiz, indirgemeci, memnuniyetsiz gezen tiplere aldırmayın, her şehrin ruhu kendine hastır, yıllarca Osmanlı‘yı da yaşamıştır Bosna, evet bu doğru ama Bosna bundan ibaret değildir. Baščaršija etrafında bulunan kahvecilerde satılan Bosna Kahvesi de Türk kahvesine benzetilir mesela ama aldım getirdim, yaptık, pişirdik aynısı değildi kendine has bambaşka bir tadı vardı mesela. Siz siz olun size tanıdık görünen her şeye “aa bu bizdeki filancanın aynısı işte yeağ” indirgemeciliğine düşmeyin. Boşnak Böreği bizde de var dediğinizi duyar gibiyim. Durun oraya da geleceğiz. Türkiye’dekinin aynısından olduğunu düşünüyorsanız en büyük ters köşeyi orada yiyeceksiniz. O ayrı bir parantezi hakeden bir konu ona da geleceğiz.

3. Doğu İle Batının Birleştiği Yerde bir fotoğraf çektirin.

West ve East diye ayrılan bir kavşak vardır. Bu kavşak aslında dönemsel bir geçiştir. Bir taraf sizi Avusturya-Macaristan mimarisinin hakim olduğu yapılara götürürken, diğer taraf ise sizi Osmanlı mimarisinin baskın olduğu yapılara doğru götürür. Kendinden öncekini bozmadan üstüne koyan bir şehirdir Sarajevo. Zenginliği buradan gelir. Kaldırımda Doğu-Batı işlemesiyle sembolize edilen yere gidip fotoğraf çekin derim. Bir bi tarafa bakıp, bir öteki tarafa bakarak o geçişkenliği görmeli bunun tadını çıkarmalısınız.

4. Dünyada medeniyetlerin buluşma sembolü olan Vijećnica’yı tanıyın.

Ulusal kütüphane Ağustos’un son üç günü boyunca yandı ve şehir kara karla boğuldu. Kitap raflarından kurtulan karakterler, yoldan geçenlere ve ölü askerlerin ruhlarına karışarak sokaklarda dolaştılar.
Goran Simić, Bosnalı Şair

Avusturya-Macaristan imparatorluğu döneminde inşa edilen 1896 yılında hizmete açılan, 2. Dünya Savaşı sonuna kadar da belediye binası olarak kullanılan ve daha sonra ulusal kütüphaneye çevrilen Vijećnica, 92-95 Bosna Savaşının en çok yara alan eserlerinden biri. Avusturya-Macaristan mimarisinin en güzide örneği olan ve üçgen biçimiyle şehrin ikonik bir simgesine dönüşen, aynı zamanda da şehrin belirli bir tarihsel dönemini simgeleyen önemli bir yapı olarak varlığını sürdürürken şehrin hafızasını silmek isteyen Sırp orduları tarafından kasıtlı bir şekilde 1992’nin Ağustos’unda 25’i 26’sına bağlayan gece topçu ateşlerine maruz kaldı. Bombardıman sonucu kütüphanede çıkan ve 3 gün devam eden yangında yaklaşık 2 milyon kitap, süreli yayın ve belge acı bir şekilde kül oldu. Savaştan 1 yıl sonra 1995‘te hemen restorasyonuna başlanmış ve restorasyonu tam 18 yıl sürmüş ve 9 Mart 2014 yılında müze olarak yeniden ziyarete açılmıştır. Tüm ihtişamıyla bir hafıza anıtı olarak duruyor. İnsanlığın ortak mirası Vijećnica’ya mutlaka gidin. Müze içerisinde Yugoslavya öncesi ve sonrası Balkan ve Bosna kültürünün anlatıldığı, dönemin madeni ve kağıt paralarının vb., giyilen kıyafetler, kullanılan takılar ve nesnelerin gösterildiği alt katında gezintiye çıkın. Biz gittiğimizde yapının orta holünde piyano çalan bir kadın vardı. Ortalıkta başka hiç bir ses yoktu ve piyanonun eko yapan sesi duvarları okşuyordu. Kitapların yanıyorken çıkardığı sesleri hissettim bir an, tüylerim ürperdi. Kütüphane bombalamak/yakmak insanlığı yakmaktır. Kütüphanenin kapısında yazdığı gibi “unutma, hatırla ve uyar

5. I. Dünya savaşını başlatan Saraybosna suikastinin gerçekleştiği Latin Köprüsünü görün.

İlkokul kitaplarında anlatılan ve 1. Dünya savaşının başlamasına sebep kabul edilen Avusturya-Macaristan veliahtı Franz Ferdinand‘ın ve eşinin suikastla öldürülmesi olayı vardır ya hani, işte o olayın yaşandığı köprü olan Latin Bridge Sarajevo‘da bulunmaktadır.

6. Geleneksel şehir şarkısı sevdalinkayı dinleyin

Nedir bu sevdalinka? dedikleri. Sevdalinka Bosna Hersek’in geleneksel Boşnak halk müziği tarzına verilen isimdir. Boşnak geleneği içerisinde bir kişiye, şehre ya da yöreye karşı duyulan derin, karşı konulmaz duyguların dışa vurumudur aslında. Bu ağır tutkunun yarattığı yüksek duygulanım şarkılarda geleneksel tınılarla harmanlanmış yumuşak kadifemsi bir melankoli barındırır. Kendine has tatlı bir tınısı vardır, insanın içine işler.
Bir tane buraya bırakıyorum, kulaklarınıza üflensin…

7. Saraybosna’nın ara mahallelerinde kaybolun.

Herşeyi planladığınız gibi yapmak zorunda değilsiniz. Listeler hazırlamış da olabilirsiniz ve o listenizde gitmeniz gereken müzeler, yemek yemeniz gereken yerlere kadar herşeyin hesabını yapmış da olabilirsiniz ama bırakın şehrin sokaklarına kendinizi. Bilinmezliğin güzelliği hiç birşeye değişilmez. Karnınız acıkır salaş bi yerde vasat olduğunu düşündüğünüz bir pekara’ya (fırına) girip dünyanın en lezzetli unlu mamullerini yiyebilirsiniz mesela.

8. Bijela Tabija’dan veya ŽutaTabija’dan şehrin panoramik manzarasının keyfini çıkarın.

Sarı Tabja ve Beyaz Tabja Sarajevo’nun muhteşem manzarasını, minareleri, çan kulelerini, sinagogları, kütüphaneyi, Miljecka nehrinin Sarajevo’nun boynunda kıvrılışını kısacası şehrin enfes panoramik manzarasını içinize çekmek için gitmeniz gereken iki lokasyondur. Sarı Tabya Başçarşı’ya en yakın gözlem noktasıdır. Beyaz Tabya ise çok daha yukarıdadır ve tırmanmanız kondisyon ister. (biz ararken kaybolduk, cennetten gelen bir kadın tarafından Bijela Tabija’ya bırakıldık.) Bu iki tabya da Osmanlılar zamanında şehri savunma maksadıyla gözlem noktaları olarak seçilmiş. Avusturya-Macaristan imparatorluğunun gelmesinden sonra anlamını yitirmiş, birtakım kalıntıları olmakla beraber iyi bi şekilde korunamasa da gençlerin, çiftlerin şehir havası almak için uğradıkları popüler bir nokta. Bijela Tabija’da herhangi bir tesis bulunmasa da Sarı Tabja’da çay bahçesi formatında kahvenizi yudumlayıp açık havada şehrin manzarasını izleyebileceğiniz bir mekan var. Ramazan aylarında da iftar saatini müjdeleyen topun atıldığı noktadır aynı zamanda. Buraya gitmeden Sarajevo’nun üstünde batan güneşi seyreylemeden dönmeyin a dostlar…

9. Morica Han’da kahve için, yanında lokumla.

Kahve Bosna’da yaygın bir kültürdür. Başçarşı’nın hemen hemen her yerinde çekirdek kahve öğütüp satan bir sürü kahveci görebilirsiniz. Hem yerel halkın, hem de turistlerin vazgeçemediği önemli bir kültürdür. Cezvede pişirilir, Türk Kahvesi formatında gelir. Aaa bu bizim Türk kahvesi ya der içersin ama ağzında başka bir tad bırakır. O farkın neyden kaynaklandığını bilmiyorum ama bi paket Türkiye’ye getirmiştim ve çekirdeklerin Türk Kahvesinden bir iki numara daha kalın çekildiğini gördüm, kıyaslama imkanı buldum. Kahve olayı bir derya ve ben kahve gurmesi değilim ama şunu söyleyebilirim ki en ufak bi detaydan binbir türlü lezzet kombinasyonu yaratabiliyorsunuz; çekirdeğin büyüklüğünden, yetiştiği toprağın asiditesinden, demleme yöntemine kadar her biri ayrı bir lezzet detayı yaratıyor. Demem o ki “bildiğim lezzet” deyip hiç bir şeyi küçümsemeyin ve kahvenizi gizli bir uğrak noktası olan ama şehrin Başçarşı’sının tam kalbinde yer alana Morica Han’da yanında lokumuyla içmenin tadı bir başka olacaktır. Benden söylemesi.

10. Tramvaya binip rastgele bir tur atın.

Bu benim ritüelim haline gelmiş eylemdir çünkü tramvayları zamanda yolculuk yapan kapsüllere benzetiyorum. Tramvayın penceresinden akıp giden ve her biri bir dönemi temsil eden yapıları izlerken bir yandan da gündelik hayatın merkezinde yaşayan yereldeki insanları gözlemliyor, şehirle olan uyumlarını yakalamaya çalışıyorum. Havaalanında indiğimizde en yakınımızda Umut Tüneli vardı. Oradan başlamak istedik. Taksi tutup Umut Tüneli’ne gittik ancak gördük ki oldukça yakındı ve aslında yürüyedebilirdik. Yakındı çünkü Umut Tünelinin öyküsü bir havaalanı üzerine inşa edilmişti. Evet, BM kontrolünde kalan şehrin son açık damarından, yardımların şehre giriş yapabildiği tek yer orasıydı. Umut Tünelinden çıktıktan sonra en yakın tramvay istasyonuna(Ilidža) yaklaşık yarım saat kadar yürüdüm. Tramvayın da zaten Ilidža‘dan başlıyor, Miljecka nehri kenarında ilerliyor, Vijecnika kütüphanesinin üçgen köşesinden dönüyor ve Baščaršijada sonlanıyor. Hem bu tramvayın şöyle de tatlı bir yanı var; bu tramvay Avrupa’nın en eski tramvaylarından biri. Tramvay hattı 1885 yılının başında açılmış. Malesef ki ilk etapta atlar tarafından bi 10 sene kadar çekilen tramvaylar 1895‘te ilk elektrik hattının döşenmesiyle beraber 15 numaralı tramvayla ilk faaliyetine başlamış. Tramvayın penceresi size dönemsel geçişleri gösterecek zaman tünelinde hissettirecek, buram buram nostalji yaşatacak. Önerimdir, uçaktan inince ilk önce Umut Tüneli‘ne gidiniz, oradan da Ilidža’ya yarım saat yürüyerek tramvaya bininiz ve Baščaršija‘ya kadar tramvayla geliniz. Yolda erik toplayıp yemeyi unutmayın.

11. Umut Tünelini Ziyaret Edin ve Saraybosna Kuşatması Hakkında Herşeyi Öğrenin.

12. Gazi Husrevbegova Camii’nin avlusunda oturun ve avludaki çeşmeden su için.

14. Herhangi bir sertifikalı esnaf veya zanaatkarlardan hediyelik eşya alın.

15. Saraybosna’nın neden Avrupa’nın Kudüsü olarak adlandırıldığını keşfedin.

16. Buregdžinica Sač’a gidin ve Boşnak böreği yiyin.

Tartışmaya kapalıdır. Dünyanın en lezzetli böreği Sarajevo’da yenir. Sarajevo’nun en lezzetli böreği de “Buregdžinica Sač‘ adlı börekçide yenir. Sarajevo’ya gidip de burada bu böreği yemeden döndüysenz intihar etmenizi şiddetle tavsiye ederim. Annem alınmasın ama 28 yıllık hayatımda yediğim en lezzetli börekti. Patates-kıymalı opsiyonları da vardı ama ben vejetaryen olduğum içi peynirli-ıspanaklı yemeyi tercih ettim. İç malzemesi olağanüstü dolgundu ve porsiyonu kocamandı. Yağı neredeyse yoktu. Hafif, yenmesi rahat lokum gibi gidiyor. Yoğurt sosuyla birlikte yenmesi tavsiye edilir. Kömür ateşinde sacda kömürün harıyla pişiyor. Bu böreği yedikten sonra Türkiye’de Boşnak Böreği diye yıllarca kandırıldığınızı, bugüne kadar börek diye size tam anlamıyla plastik yedirildiğini farkedeceksiniz. Gitmeden önce Buregdzinica’nızı neyli yiyeceğinize karar verseniz iyi olur çünkü kararsızları sevmeyen otoriter şef garson ablamızdan trip yeme ihtimaliniz çok yüksek. Sırf böreğini yemek için aynı güne gidiş-dönüş bileti alınıp gelinecek bir lezzet.
O derece yani?
-Evet, o derece..!

17. Sarajevsko Birası(Pivo) İçin, (Sarajevska Pivara fabrikasını gezin, müzesini görün.

Fabrikası ve Müzesi iç içedir ve fabrika 1864 yılında kurulmuştur. Müzede şurup şişesine benzeyen eski nostaljik şişeler ve üretim yöntemlerinin anlatıldığı bir bölüm bulunur. Sarajevsko birası benim için Balkanların en güzel biraları listesine 1.sıradan girer. Karadağ’ın Nikšićko‘su, Sırbistan’ın Jelen, Zaječarsko ve Lav‘ı, Hırvatistan’ın Karlovačko‘su, Kuzey Makedonya’nın Skopsko‘su, Kosova’nın Peja‘sı ile kıyasladığım bir listedir bu. İçimi en güzel, en hafif aynı zamanda yoğun, en serinletici, acılığı sıfır, lıkır lıkır herşeyin yanında çok iyi giden bir biradır Sarajevsko. Dark‘ını içmedim ama onun da öve öve bitiremeyeni çoktur. Kimisine de hafif gelir. Ki bunlar sabah akşam Rakija içmekten artık dillerindeki tat reseptörleri uyuşan ve Sarajevsko’yu su zannetmeye başlayanlardır. Acı bira sevenler de genelde Nikšićko‘cudur. Zevkler ve renkler tartışılmıyor malum deyip daha fazla canım çekmeden konuyu kapatıyorum.