“Avrupa’nın Kudüsü; Sarajevo” | BOSNA-HERSEK

“Avrupa’nın Kudüsü; Sarajevo” | BOSNA-HERSEK

Şehirlere orjinal isimleriyle hitap etmeyi sevdiğimi söylemiş miydim? Sarajevo da bu şehirlerden biri. Türkiye’den vizesiz bir şekilde gidebileceğiniz Balkan ülkesi Bosna Hersek’in başkenti Sarajevo’dan bahsedelim biraz. Sarajevo’nun Saray-ova gibi bir anlamı var. Bu da coğrafik yapısından dolayı kendisine yakıştırılan bir isim. Şehir dağların ortasında (Dinar Alpleri diye de geçer) bulunan bir vadiye, Miljecka nehrinin çevresine kurulmuştur.
Yakın tarihte büyük trajedilerle boğuşmak zorunda kalan, büyük acıların ve kitlesel soykırımların yaşandığı bir ülkede tüm bunları en ağır biçimde yaşayan bir şehirdir aynı zamanda. Şehir tarihsel olarak hep çok dinli (Müslüman, Katolik, Ortodoks, Musevi) ve çok kültürlü( Boşnak, Sırp, Hırvat) yapıda hoşgörü içerisinde yaşamayı başarmış bir şehirdir. Yakın tarihinde yaşanan iç savaş hariç diyebiliriz çünkü 92 sonrası Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyetinin milliyetçi kışkırtmalarla parçalanmasıyla birlikte ortaya çıkan kardeş kavgaları şehrin kimliğinde ciddi tahribatlara neden olmuştur. Savaşın yaralarının nispeten sarılmaya başlandığı bugünlerde gidip gördüğüm zaman tek fotoğraf karesinde caminin, sinagogun, kilisenin çekilebildiği, çan sesinin ezan sesiyle harmanlandığı kaç şehir vardır ki bu dünyada diye iç geçirdiğim ve bundan büyük haz duyduğum bir yerdir. Neden birbirinden farklı olmanın durduk yere birbirini boğazlama gerekçesi haline geldiğini hâla idrak edebilmiş değilim. Herşeye rağmen lakabını kaybetmedi Sarajevo çünkü bir şehir belleğini ve kimliğini bir kaç yılda oluşturmaz, aslında şehir kendi kendisini anlatır; üzerinde yükselen yapılarla, seslerle, dokularla, kokularla ve tadlarla anlatır. O anlattı, ben de dinledim. Ne duyduğumdan seve seve bahsedeyim.
Şehrin bilinen tarihi Neolitik çağa kadar gidiyor. Bu konulara ilgiliyseniz Bosna-Hersek’in ve Sarajevo’nun tarihsel arkeolojik gelişiminin anlatıldığı ulusal müzeyi kesinlikle bir görün derim. Oldukça büyük, zengin içerikli, doyurucu bir müzedir. Şehir tarihsel anlamda önemli kırılma noktası sayılabilecek pek çok süreç yaşamış. Sarajevo’dan kimler gelmiş, kimler geçmiş.
Osmanlılar tarafından da yönetilmiş, Avusturya-Macaristan imparatorluğu yönetimine de girmiş, II. Dünya savaşı esnasında 1941-1945 yıllarında Naziler tarafından da yönetilmiş, Antifaşist partizanlar tarafından Nazi orduları defedildikten sonra 6 federal cumhuriyetten oluşacak olan Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyetinin parçası bir federal cumhuriyet olarak da yönetilmiştir. Josep Broz Tito‘nun ölümünden sonra dağılma sürecine giren Yugoslavya‘dan ulus devletler çıkmaya ve kendi federal cumhuriyet meclislerinde bağımsızlıklık bildirileri okumaya başlayınca kardeş kavgaları ve boğazlaşmaların başladığı bir dönemde, milliyetçiliğin provakasyonuyla tarihin en büyük kıyımlarını yaşayan bir ülkenin başkenti olagelmiştir Sarajevo. Coğrafik olarak da Yugoslavya’nın tam ortasında kalan Bosna Hersek‘in başkenti Sarajevo bir şehir ismi olmaktan ziyade modern savaş tarihinin en büyük kuşatmasının da (3.5 yıl süren) adı olmuş, Sırp güçlerin yoğun bombardımanlarına maruz kalmış bir şehir olmuştur. Elbette Sarajevo’nun politik durumu uzun ve detaylı başka yazının konusu hatta bir tez konusu olacak kadar karmaşıktır ancak şehrin bu tarihsel arka planına değinmeden sokaklarında dolaşmanın şehre büyük bir saygısızlık olacağını düşündüğümden özetleyerek anlatmaya çalıştım. Çünkü hikayesini bildiğimiz şeylerle özdeşlik kurabiliriz ancak. Sarajevo pek çok medeniyete ev sahipliği yaptığı için bu durum mimari zenginliğine de yansımıştır. Haydi şimdi gelin, hepsinin izini süreceğimiz uzun bir yolculuğa çıkalım sizinle.



Sarajevo‘nun Ruhunu Nasıl Hissedebiliriz?

Bu soru sizin isteğiniz, ekonominiz, konfor alanlarınızı yıkabilmekteki cüretiniz ile doğrudan alakalı bir cevap barındırıyor. Yani ben sırt çantam, fotoğraf makinem, ayaklarım, kalbim, aklım ve sezgilerimle biraz da planlanan genel rotama her zaman bağlı kalmadan, spontaneliğe de alan bırakarak yaşadığım Sarajevo’dan bahsedeceğim size.

1. Miljacka Nehri Boyunca yürüyün ve şehri bağlayan köprüleri tanıyın.

Bunu cidden yapın çünkü Miljacka nehri Sarajevo’nun kalbinden akıp gider. Şehre kimliğini veren ve hızlıca şehri tanımanıza yardımcı olan ve zihninizde şehre dair yapılar üzerinden imgeler kurdurtan bir eylem olabilir bu yürüyüş. Hem yürümek iyidir, sağlıklıdır da. Gelmeden evvel internetten yorumlarına ve konumuna bakarak ayarladığım Travelers Home Hostel, Miljacka nehrinin yanındaki yola bağlanan bir ara sokakta oldukça merkezi bir yerde yer alıyordu. Hostele yerleştikten sonra tam da ilk yorgunluğumu atacağım derken hostel görevlisinin excel hatasından dolayı beni bi İngilizin yatağına yönlendirmesi ve ben uzanırken onun gelip yerinde yatan başka birini görmesiyle benim de başka birinin yerinin bana verildigini ögrenmemle yaşadığım gerilimi ve ilk hostel deneyimimin şokunu atlatmama bayağı yardımı dokundu mesela Miljacka nehrinin. Çalışan eleman iyi niyetliydi, hemen özel odalardan birini ayarladı ama yine de ölümcül bir hata yapmıştı. Olur öyle vakalar hep beni yakalar diye düşünsem de başka zaman yine gitsem yine orada kalırdım. Temiz, sıcak ve samimi bir ortamı vardı. Şöyle Miljacka civarında bir iki volta atmamla unutmam bir oldu. Ve tabi İstanbul’dan gelmeden evvel uçuştan 2 saat önce yanlış hava alanında karşı Anadolu yakasında Sarajevo uçuşu beklediğimizi farketmemizle birlikte uçağa yetişmek için yaşadığım stres, korku ve herşeyin mahfolma ihtimalinin belirmesi beni aşırı germişken, bi de üstüne bunu yaşamışken yine de pozitif kalabilmeni sağlıyor Miljacka‘da bir iki adım yürümek.
Öyle de bir nehir, bak sen.
Yürüyün açılırsınız, derdi tasayı unutursunuz, sonraki günlere antreman yaparsınız.

2. Sarajevo’nun kalbi sayılan tarihi merkezi Baščaršija’yı keşfedin. Sebilj’den su için.

Diyelim ki şehre geldiniz, yerleştiniz, dinlenip yorgunluğunuzu attınız ve konaklayacağınız otele, hostele üzerinizdeki tüm ağırlıkları fırlatıp güzel elbiselerinizi giyip dışarı çıktınız yeni şeyler keşfetmek için. Şöyle bir şehrin kalbine kalbine ineyim ve bakayım insan kalabalıkları neler yapıyor diye düşünüyorsanız eğer Baščaršija‘dan başka bir yere gitmeyin. Şehrin göbeğinde serin serin sularının aktığı bir çeşme vardır adı Sebilj olan. Şehrin sembolü olmuş tüm fotoğrafları burada çekilmiştir ve tüm yollar da buraya çıkar. Türkiye’ye döndükten sonra aynı çeşmeden Bursa’da ve İzmit’te de gördüm. Nazi işgali esnasında çekilen bazı fotoğraflarda da vardı Sebilj. O zamanlardan bu zamanlara aynı konumda yerinde Sebilj. Tarihi çok eskidir. Sağında solunda köfteciler (ben vejetaryen olduğum için size Pleskavitza, Cevapcici filan önermeyeceğim tabiki, iyi bir falafelci var onu öneriyorum ama), hediyelik eşya dükkanları, bakırcılar çarşısı vardır ki zanaatın kralı eski bakırcı ustalar tarafından yapılır. Bu sanat Unesco korumasındadır. “Türkiye’ye benziyor ya bu ne? Bursa’nın aynısı” diye ruhsuz, meymenetsiz, indirgemeci, memnuniyetsiz gezen tiplere aldırmayın, her şehrin ruhu kendine hastır, yıllarca Osmanlı‘yı da yaşamıştır Bosna, evet bu doğru ama Bosna bundan ibaret değildir. Baščaršija etrafında bulunan kahvecilerde satılan Bosna Kahvesi de Türk kahvesine benzetilir mesela ama aldım getirdim, yaptık, pişirdik aynısı değildi kendine has bambaşka bir tadı vardı mesela. Siz siz olun size tanıdık görünen her şeye “aa bu bizdeki filancanın aynısı işte yeağ” indirgemeciliğine düşmeyin. Boşnak Böreği bizde de var dediğinizi duyar gibiyim. Durun oraya da geleceğiz. Türkiye’dekinin aynısından olduğunu düşünüyorsanız en büyük ters köşeyi orada yiyeceksiniz. O ayrı bir parantezi hakeden bir konu ona da geleceğiz.

3. Doğu İle Batının Birleştiği Yerde bir fotoğraf çektirin.

West ve East diye ayrılan bir kavşak vardır. Bu kavşak aslında dönemsel bir geçiştir. Bir taraf sizi Avusturya-Macaristan mimarisinin hakim olduğu yapılara götürürken, diğer taraf ise sizi Osmanlı mimarisinin baskın olduğu yapılara doğru götürür. Kendinden öncekini bozmadan üstüne koyan bir şehirdir Sarajevo. Zenginliği buradan gelir. Kaldırımda Doğu-Batı işlemesiyle sembolize edilen yere gidip fotoğraf çekin derim. Bir bi tarafa bakıp, bir öteki tarafa bakarak o geçişkenliği görmeli bunun tadını çıkarmalısınız.

4. Dünyada medeniyetlerin buluşma sembolü olan Vijećnica’yı tanıyın.

Ulusal kütüphane Ağustos’un son üç günü boyunca yandı ve şehir kara karla boğuldu. Kitap raflarından kurtulan karakterler, yoldan geçenlere ve ölü askerlerin ruhlarına karışarak sokaklarda dolaştılar.
Goran Simić, Bosnalı Şair

Avusturya-Macaristan imparatorluğu döneminde inşa edilen 1896 yılında hizmete açılan, 2. Dünya Savaşı sonuna kadar da belediye binası olarak kullanılan ve daha sonra ulusal kütüphaneye çevrilen Vijećnica, 92-95 Bosna Savaşının en çok yara alan eserlerinden biri. Avusturya-Macaristan mimarisinin en güzide örneği olan ve üçgen biçimiyle şehrin ikonik bir simgesine dönüşen, aynı zamanda da şehrin belirli bir tarihsel dönemini simgeleyen önemli bir yapı olarak varlığını sürdürürken şehrin hafızasını silmek isteyen Sırp orduları tarafından kasıtlı bir şekilde 1992’nin Ağustos’unda 25’i 26’sına bağlayan gece topçu ateşlerine maruz kaldı. Bombardıman sonucu kütüphanede çıkan ve 3 gün devam eden yangında yaklaşık 2 milyon kitap, süreli yayın ve belge acı bir şekilde kül oldu. Savaştan 1 yıl sonra 1995‘te hemen restorasyonuna başlanmış ve restorasyonu tam 18 yıl sürmüş ve 9 Mart 2014 yılında müze olarak yeniden ziyarete açılmıştır. Tüm ihtişamıyla bir hafıza anıtı olarak duruyor. İnsanlığın ortak mirası Vijećnica’ya mutlaka gidin. Müze içerisinde Yugoslavya öncesi ve sonrası Balkan ve Bosna kültürünün anlatıldığı, dönemin madeni ve kağıt paralarının vb., giyilen kıyafetler, kullanılan takılar ve nesnelerin gösterildiği alt katında gezintiye çıkın. Biz gittiğimizde yapının orta holünde piyano çalan bir kadın vardı. Ortalıkta başka hiç bir ses yoktu ve piyanonun eko yapan sesi duvarları okşuyordu. Kitapların yanıyorken çıkardığı sesleri hissettim bir an, tüylerim ürperdi. Kütüphane bombalamak/yakmak insanlığı yakmaktır. Kütüphanenin kapısında yazdığı gibi “unutma, hatırla ve uyar

5. I. Dünya savaşını başlatan Saraybosna suikastinin gerçekleştiği Latin Köprüsünü görün.

İlkokul kitaplarında anlatılan ve 1. Dünya savaşının başlamasına sebep kabul edilen Avusturya-Macaristan veliahtı Franz Ferdinand‘ın ve eşinin suikastla öldürülmesi olayı vardır ya hani, işte o olayın yaşandığı köprü olan Latin Bridge Sarajevo‘da bulunmaktadır.

6. Geleneksel şehir şarkısı sevdalinkayı dinleyin

Nedir bu sevdalinka? dedikleri. Sevdalinka Bosna Hersek’in geleneksel Boşnak halk müziği tarzına verilen isimdir. Boşnak geleneği içerisinde bir kişiye, şehre ya da yöreye karşı duyulan derin, karşı konulmaz duyguların dışa vurumudur aslında. Bu ağır tutkunun yarattığı yüksek duygulanım şarkılarda geleneksel tınılarla harmanlanmış yumuşak kadifemsi bir melankoli barındırır. Kendine has tatlı bir tınısı vardır, insanın içine işler.
Bir tane buraya bırakıyorum, kulaklarınıza üflensin…

7. Saraybosna’nın ara mahallelerinde kaybolun.

Herşeyi planladığınız gibi yapmak zorunda değilsiniz. Listeler hazırlamış da olabilirsiniz ve o listenizde gitmeniz gereken müzeler, yemek yemeniz gereken yerlere kadar herşeyin hesabını yapmış da olabilirsiniz ama bırakın şehrin sokaklarına kendinizi. Bilinmezliğin güzelliği hiç birşeye değişilmez. Karnınız acıkır salaş bi yerde vasat olduğunu düşündüğünüz bir pekara’ya (fırına) girip dünyanın en lezzetli unlu mamullerini yiyebilirsiniz mesela.

8. Bijela Tabija’dan veya ŽutaTabija’dan şehrin panoramik manzarasının keyfini çıkarın.

Sarı Tabja ve Beyaz Tabja Sarajevo’nun muhteşem manzarasını, minareleri, çan kulelerini, sinagogları, kütüphaneyi, Miljecka nehrinin Sarajevo’nun boynunda kıvrılışını kısacası şehrin enfes panoramik manzarasını içinize çekmek için gitmeniz gereken iki lokasyondur. Sarı Tabya Başçarşı’ya en yakın gözlem noktasıdır. Beyaz Tabya ise çok daha yukarıdadır ve tırmanmanız kondisyon ister. (biz ararken kaybolduk, cennetten gelen bir kadın tarafından Bijela Tabija’ya bırakıldık.) Bu iki tabya da Osmanlılar zamanında şehri savunma maksadıyla gözlem noktaları olarak seçilmiş. Avusturya-Macaristan imparatorluğunun gelmesinden sonra anlamını yitirmiş, birtakım kalıntıları olmakla beraber iyi bi şekilde korunamasa da gençlerin, çiftlerin şehir havası almak için uğradıkları popüler bir nokta. Bijela Tabija’da herhangi bir tesis bulunmasa da Sarı Tabja’da çay bahçesi formatında kahvenizi yudumlayıp açık havada şehrin manzarasını izleyebileceğiniz bir mekan var. Ramazan aylarında da iftar saatini müjdeleyen topun atıldığı noktadır aynı zamanda. Buraya gitmeden Sarajevo’nun üstünde batan güneşi seyreylemeden dönmeyin a dostlar…

9. Morica Han’da kahve için, yanında lokumla.

Kahve Bosna’da yaygın bir kültürdür. Başçarşı’nın hemen hemen her yerinde çekirdek kahve öğütüp satan bir sürü kahveci görebilirsiniz. Hem yerel halkın, hem de turistlerin vazgeçemediği önemli bir kültürdür. Cezvede pişirilir, Türk Kahvesi formatında gelir. Aaa bu bizim Türk kahvesi ya der içersin ama ağzında başka bir tad bırakır. O farkın neyden kaynaklandığını bilmiyorum ama bi paket Türkiye’ye getirmiştim ve çekirdeklerin Türk Kahvesinden bir iki numara daha kalın çekildiğini gördüm, kıyaslama imkanı buldum. Kahve olayı bir derya ve ben kahve gurmesi değilim ama şunu söyleyebilirim ki en ufak bi detaydan binbir türlü lezzet kombinasyonu yaratabiliyorsunuz; çekirdeğin büyüklüğünden, yetiştiği toprağın asiditesinden, demleme yöntemine kadar her biri ayrı bir lezzet detayı yaratıyor. Demem o ki “bildiğim lezzet” deyip hiç bir şeyi küçümsemeyin ve kahvenizi gizli bir uğrak noktası olan ama şehrin Başçarşı’sının tam kalbinde yer alana Morica Han’da yanında lokumuyla içmenin tadı bir başka olacaktır. Benden söylemesi.

10. Tramvaya binip rastgele bir tur atın.

Bu benim ritüelim haline gelmiş eylemdir çünkü tramvayları zamanda yolculuk yapan kapsüllere benzetiyorum. Tramvayın penceresinden akıp giden ve her biri bir dönemi temsil eden yapıları izlerken bir yandan da gündelik hayatın merkezinde yaşayan yereldeki insanları gözlemliyor, şehirle olan uyumlarını yakalamaya çalışıyorum. Havaalanında indiğimizde en yakınımızda Umut Tüneli vardı. Oradan başlamak istedik. Taksi tutup Umut Tüneli’ne gittik ancak gördük ki oldukça yakındı ve aslında yürüyedebilirdik. Yakındı çünkü Umut Tünelinin öyküsü bir havaalanı üzerine inşa edilmişti. Evet, BM kontrolünde kalan şehrin son açık damarından, yardımların şehre giriş yapabildiği tek yer orasıydı. Umut Tünelinden çıktıktan sonra en yakın tramvay istasyonuna(Ilidža) yaklaşık yarım saat kadar yürüdüm. Tramvayın da zaten Ilidža‘dan başlıyor, Miljecka nehri kenarında ilerliyor, Vijecnika kütüphanesinin üçgen köşesinden dönüyor ve Baščaršijada sonlanıyor. Hem bu tramvayın şöyle de tatlı bir yanı var; bu tramvay Avrupa’nın en eski tramvaylarından biri. Tramvay hattı 1885 yılının başında açılmış. Malesef ki ilk etapta atlar tarafından bi 10 sene kadar çekilen tramvaylar 1895‘te ilk elektrik hattının döşenmesiyle beraber 15 numaralı tramvayla ilk faaliyetine başlamış. Tramvayın penceresi size dönemsel geçişleri gösterecek zaman tünelinde hissettirecek, buram buram nostalji yaşatacak. Önerimdir, uçaktan inince ilk önce Umut Tüneli‘ne gidiniz, oradan da Ilidža’ya yarım saat yürüyerek tramvaya bininiz ve Baščaršija‘ya kadar tramvayla geliniz. Yolda erik toplayıp yemeyi unutmayın.

11. Umut Tünelini Ziyaret Edin ve Saraybosna Kuşatması Hakkında Herşeyi Öğrenin.

12. Gazi Husrevbegova Camii’nin avlusunda oturun ve avludaki çeşmeden su için.

14. Herhangi bir sertifikalı esnaf veya zanaatkarlardan hediyelik eşya alın.

15. Saraybosna’nın neden Avrupa’nın Kudüsü olarak adlandırıldığını keşfedin.

16. Buregdžinica Sač’a gidin ve Boşnak böreği yiyin.

Tartışmaya kapalıdır. Dünyanın en lezzetli böreği Sarajevo’da yenir. Sarajevo’nun en lezzetli böreği de “Buregdžinica Sač‘ adlı börekçide yenir. Sarajevo’ya gidip de burada bu böreği yemeden döndüysenz intihar etmenizi şiddetle tavsiye ederim. Annem alınmasın ama 28 yıllık hayatımda yediğim en lezzetli börekti. Patates-kıymalı opsiyonları da vardı ama ben vejetaryen olduğum içi peynirli-ıspanaklı yemeyi tercih ettim. İç malzemesi olağanüstü dolgundu ve porsiyonu kocamandı. Yağı neredeyse yoktu. Hafif, yenmesi rahat lokum gibi gidiyor. Yoğurt sosuyla birlikte yenmesi tavsiye edilir. Kömür ateşinde sacda kömürün harıyla pişiyor. Bu böreği yedikten sonra Türkiye’de Boşnak Böreği diye yıllarca kandırıldığınızı, bugüne kadar börek diye size tam anlamıyla plastik yedirildiğini farkedeceksiniz. Gitmeden önce Buregdzinica’nızı neyli yiyeceğinize karar verseniz iyi olur çünkü kararsızları sevmeyen otoriter şef garson ablamızdan trip yeme ihtimaliniz çok yüksek. Sırf böreğini yemek için aynı güne gidiş-dönüş bileti alınıp gelinecek bir lezzet.
O derece yani?
-Evet, o derece..!

17. Sarajevsko Birası(Pivo) İçin, (Sarajevska Pivara fabrikasını gezin, müzesini görün.

Fabrikası ve Müzesi iç içedir ve fabrika 1864 yılında kurulmuştur. Müzede şurup şişesine benzeyen eski nostaljik şişeler ve üretim yöntemlerinin anlatıldığı bir bölüm bulunur. Sarajevsko birası benim için Balkanların en güzel biraları listesine 1.sıradan girer. Karadağ’ın Nikšićko‘su, Sırbistan’ın Jelen, Zaječarsko ve Lav‘ı, Hırvatistan’ın Karlovačko‘su, Kuzey Makedonya’nın Skopsko‘su, Kosova’nın Peja‘sı ile kıyasladığım bir listedir bu. İçimi en güzel, en hafif aynı zamanda yoğun, en serinletici, acılığı sıfır, lıkır lıkır herşeyin yanında çok iyi giden bir biradır Sarajevsko. Dark‘ını içmedim ama onun da öve öve bitiremeyeni çoktur. Kimisine de hafif gelir. Ki bunlar sabah akşam Rakija içmekten artık dillerindeki tat reseptörleri uyuşan ve Sarajevsko’yu su zannetmeye başlayanlardır. Acı bira sevenler de genelde Nikšićko‘cudur. Zevkler ve renkler tartışılmıyor malum deyip daha fazla canım çekmeden konuyu kapatıyorum.

Al Qudra Çölü | Dubai, BAE

Al Qudra Çölü | Dubai, BAE

Araç ile Dubai’ye 30-40 dakikalık bir mesafede olan Al Qudra vahası ve çölü Dubai’nin güneyinde kalıyor. Buraya giderken Dubai’nin arkanızda bıraktığınız ikonik görüntüsünü aracınızın dikiz aynasından seyredebilirsiniz. Yolun sağında ve solunda devasa yüksek gerilim elektrik hatları var. Ana dağıtım vanaları, polietilen içme suyu boruları ve örümcek ağı gibi şehri saran damla sulama boruları gözle görülüyor. Tüm bunlar Dubai’ye elektrik, içme ve sulama suyu taşıyor. Yollardayız ve vardiya çıkışı beyaz Tata otobüslerde tıklım tıklım Hintli, Bangladeşli esmer tenli ırgatlar “evlerine” taşınıyor. Biz de gün batımını yakalamak üzere güneye doğru açılmakla meşgulüz. Navigasyondan yolu takip ederken gözüme çölün ortasında yuvarlak yeşil daireler çarpıyor. Yeşil dairelerin ne olduğuna dair fikir yürütmeye çalışırken bunların yapay sulamayla kurulan çiftlikler olduğunu öğreniyorum.

Bizi ilk önce ufak takım adalardan oluşan bir vaha karşılıyor. Hayal gördüğümü sanıyorum ama vaha gerçek. Flamingolar, kuğular, ördekler vb. 170’ten fazla kuş türüne ev sahipliği yaptığı söylenen 7 vahayı ve kuşları gözlem kulelerinden seyredebiliyorsunuz. Göletler sığ ve içerisinde yüzülmüyor. İnsan eliyle bir vaha konsepti ve mini bir ekosistem yaratılmaya çalışılmış. Göl tek başına çok etkileyici değil fakat çölün ortasında olduğunu düşünürsek etkileyici özellik kazanıyor.

Al Qudra yolu Dubai’nin maceraperestleri arasında da popüler bir destinasyon.
Hem yerel yabani hayvanları görme şansı yaratması hem de muhteşem çöl manzarasıyla profesyonel/amatör pek çok bisikletçinin tercih ettiği bir parkur. Karayoluna paralel özel bisiklet yolu mevcut. Vahaya ulaşmadan evvel sizi parkur üzerinde bisikletçiler için oluşturulmuş dinlenme alanları ve bisiklet klubüne ev sahipliği yapan bir bisiklet mağazası karşılıyor. Parkurun uzunluğu yaklaşık 87 km uzunluğunda. Profesyonel ve amatör pek çok bisikletçinin tercih ettiği bir parkur. Bazıları en iyi pedallama zamanının gün doğumu olduğunu söylüyor çünkü manzarayı ve sabah esintisini arkanıza almanın eşsiz bir his olduğunu düşünüyorlar ancak gün batımı da güzel bir pedallama zamanı.

Çölde kamp ve çölde bisiklete binme fikrine ben de ilk etapta şaşırdım. Bunu ahmaklık olarak düşündüm. Şimdi düşününce tüm bu aktivitelerin otantik ve eşsiz bir keyif olduğunu anlıyorum. Kışın sıcaklık seviyesi daha makul ve kamp yapmaya müsait. İnsanlar özel araçlarının bagajlarını ağzına kadar kamp malzemeleriyle doldurup buraya geliyor ve vahanın yanında nargilelerini içerek haftasonu tatillerini keyifle değerlendiriyor. Araçlar vahanın etrafına park edilerek kamp/piknik yapılıyor genelde. Çölün ıssızlığına ve sessizliğine doğru açılmak isteyen de oluyor. Bunu araç ile yapmak isterseniz ancak 4×4 bir araç ile yapabilirsiniz.

Aracı olmayanlar için çöl safarisi turları yapılıyor. Bu turlara katılmak isterseniz önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Tabi 4×4 araç dahi ince kumda batıp patinaj yapacağından aracın lastiklerinin özel balon lastikle değiştirilmesi gerekiyor. Bu lastikler daha iri, daha yassı ve tam şişirilmeyince başarılı bir performans veriyor. Yine de batmayacağının garantisi yok elbette. Biz de araç yolundan gidebildiğimiz yere kadar gidip aracı bir kenara park ediyoruz. İner inmez ilk işim yere temas etmek oluyor. Ayakkabılarımı çıkarıp arabada bırakarak çıplak ayakla yürümeye başlıyorum. Kum inanılmaz derecede ince tanecikli. İpeksi bir yumuşaklığı var. Rengi açık. Kumun renginin kızıla çaldığı yerler de var. Kum taneciklerini yakından gördükten sonra olası bir kum fırtınasında ne kadar toz kaldırabileceğini tahayyül edebiliyorum. Avucumdan avucuma kum gezdiriyorum ve kumun su gibi akışını izlemek hoşuma gidiyor. Kum tepeleri kaygan ve kayarak aşağı yuvarlanmak mümkün.

Çöl ile ilk tanışmamda içimde yarattığı yolculuğa gelince; bir kere yarattığı ferahlık hissi tam bir ruhsal terapi. Sessiz, ıssız, ucu bucağı görünmeyen ve alabildiğine geniş bir yerde insan varoluşunu sorguluyor. “Çöllere düşmek” ifadesinin neden insanın mâna arayışıyla özdeşleştirildiği kavrıyorum. Güneş veda etmeye hazırlanıyor ve gün batımını güneşin bütün tonlarıyla izleyebilmenin hazzını yaşayarak güne elveda diyorum.

Matiate Ve Üç Kutsalı | Midyat, MARDİN (II)

Matiate Ve Üç Kutsalı | Midyat, MARDİN (II)

Mezopotamya yeryüzünün ilk yerleşim yerlerinden biridir. Bu kadim coğrafyanın her bir şehri açık hava müzesi gibidir. Bu yazımda hepimizin ismini duyduğu ama tarihi ve kültürü hakkında çok fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Mezopotamya’nın tarihi şehirlerinden birini anlatmaya ve tanıtmaya çalışacağım.

Öncesinde ise bu coğrafyada tarihin şekillenmesinde önemli rolü olduğunu düşündüğüm ama çoğumuzun bihaber olduğu Mithra dininden bahsedeceğim. Mihtra ayinleri zamanla Dionysos-Sabazlus gizemlerinin yerini alırken, Mithra’nın “mağaralarında Babil’den İngiltere’ye kadar yayılan bir alanda eski tanrılarının yer altı tapınakları yerine geçiyordu.” Mithra İ.Ö 15 yy İran’da ortaya çıkan zamanla Mezopotamya’daki en önemli inanış halini almıştır. Yaşadığımız coğrafyada uzun süre inanılan bir pagan dini olmasına rağmen neredeyse hiç birimiz Mithra’ya dair bir şey bilmemekteyiz. Birazdan yazacakların sizlere fantastik gelebilir ama Mezopotamya toprakları her şeyin yaşanmasının mümkün olduğu bir coğrafyadır. Yazının başında belirtiğim gibi Mithra Dini mağara kültü üzerine kuruludur ve Mithra dinin altın çağını yaşadığı bir dönemde Asur Kralı II. Asurnasipal M.Ö 899 yıllında Matiate’yi ve köylerini bayrağım altına aldım diye gururla Asur tabletlerine yazdırır. Matiate’nin anlamının mağara olması ve Mithra kelimesinin Mihr (Güneş) kelimesinden türemesi ve bölgedeki onlarca güneş tapınağın varlığı bu fantastik tezimi ete kemiğe büründürmektedir. Daha birkaç yıl öncesinde Göbekli taş keşfedilmese insanlarını tarım toplumuna geçişi hakkında net bir bilgiye sahip olmayacaktık, dolayısıyla bu kadim toprakların yeterince araştırılması durumda insanoğlu tarihinin yeniden yazılacağı kanısındayım.

Tarihin akışı içerisinde bu kadar önemli olduğunu düşündüğüm Matiate bugün Midyat olarak bildiğimiz şehrin ta kendisidir. Bu kadim kent Mardin iline bağlıdır aynı zamanda Tur Abdin bölgesinin kültürel başkentliğini yapmaktadır.

Tarihle bu kadar yoğrulmuş bu kadim kent kendine yakışır bir şekilde dillere, dinlere ve kültürlere ev sahipliği yapmaktadır. Kürt, Süryani, Türk, Mhalmilerin bir arada yaşadığı bu kent kültür mozaiğin adeta tarifidir. Kürtler ve Türkler hakkında az çok bilgi sahibi olduğunuzu varsayıp ve bir önceki yazım Mezopotamya’nın En Renkli Buketi Tur Abdin’de Süryanilerden bahsettiğim için yazının bu kısmında ana vatanları Tur Abdin olan Mhalmi halkına değinmek isterim. Tur Abdin halklarından olan Mhalmiler hakkında çok az yazılı kaynak bulunmaktadır. Bu az sayıda kaynaktan edindiğim bilgi ve bu halkla yaptığım komşuluktan kaynaklı edindiğim izlenim Mhalmiler Arapçanın “Qiltu” lehçesini konuşup İslam dininin şafi mezhebine bağlı bir topluluk olduğudur. Yüzyıllar önce Hristiyan olup yaşanan baskılardan ve 1600’lü yıllarda Patrik İsmail döneminde yaşanan anlaşmazlıklardan kaynaklı İslamiyet’e geçmişleridir. Harun reşit zamanında Midyat ve çevresine yerleştirilen Ben Hilal aşiretinden etkilenmiş olup Süryanice Mhalmoye ve Arapça Muhallamemiye sözcüklerinin kaynaşmasından Mhalmi kelimesinin türediği varsayılır. Arapça ve Süryanicenin Sami dil ailesinden olması ve bu diller arasında geçişkenliğin fazla olması bu tezi güçlendiriyor. Anayurtları Midyat olan Mhalmiler, Kürtler, Türkler ve Süryanilerle beraber geçişken bir kültür mozaiğini oluşturuyorlar. Midyat’ın bu kadar renkli olmasının bir diğer sebebi ise Midyat’a özgü üç kutsalının varlığıdır. Telkâri (Gümüş İşçiliği), Midyat Taşı (Katori Taşı) ve Süryani Şarabı bu kutsal üçlemeyi oluşturuyor.

Telkâri (Gümüş İşçiliği)

Milat’tan önce 3000 yıl önce Mezopotamya coğrafyasında ortaya çıkmış bir sanattır. Külçe halindeki gümüşün eritilerek nerdeyse saç teli inceliğindeki gümüş tellerle yapılan bir el dokumasıdır. Etimolojik kökeni Tel (Ermenice-İplik) Kari (İrani Dillerinde-İşçilik) anlamında kullanılmaktadır. Eskisi kadar olmasa bile hala Midyat’a yaşayan bir sanattır. Sevdiğiniz insana alabileceğiniz en güzel hediyelerin başındadır. Midyat Çarşısında çok güzel eserler bulabilirsiniz.

Süryani Şarabı

Süryani Şarabının tarihi Mezopotamya’daki bağcılık tarihi ile başlar. Mezopotamya’da yetişen Öküzgözü ve Boğaz kere üzümlerinden kırmızı şarap yapılırken sadece Midyat ve çevresinde yetişen Kerküş ve Mazrone üzümlerinden beyaz şarap elde edilir. Özenle hasat edilen üzümler geleneksel şekilde fermente edilir. Süryani şarapların çeşitleriyle ilgili biraz bilgi verecek olursak;

Kustan (Beyaz Şarap): Açık Parlak Sarı renklidir. Kerküş ve Mazrone üzümlerinden yapılır. Canlı güçlü meyvemsi bir tada sahiptir. 10 yılla yakın yıllandırılabilir.

Dara (Kırmızı Şarap): İsmini Dara antik kentinden alan Mahlep aromalı Süryani Şarabıdır. Vişne likörünü andıran bir tada sahiptir. 8-10 yıl arasında yıllandırılabilir.

Manastır (Kırmızı Şarap): Boğaz kere üzümünün vanilya ile buluşmasıdır. Hafif baharatımsı tatların kokuların eşlik ettiği bir şaraptır. 8-10 yıl arasında yıllandırılabilir.

Turabdin (Kırmızı Şarap): Burunda toprak, böğürtlen, mürdüm eriği, soğuk demli çay, damakta burunla uyumlu kırmızı meyve tatlarına vanilya katılmaktadır. Öküzgözü ve Boğaz kere üzümlerinden yapılır. 8-10 yıl arasında yıllandırılabilir.

Midyat’ta geldiğinizde birçok şarap eviyle karşılaşabilirsiniz Şabo Şarap evi, Siras Şarap evleri bunlardan sadece ikisidir.

Midyat Taş İşçiliği (Katori Taşı)

Yapı Taşı olan Midyat taşı Kaynağından çıkarıldığı zaman oldukça yumuşak gözenekli ve beyaz renklidir. Zamanla güneşe ve soğuğa maruz kalan taş oksitlenerek sarımsı bir hal alır. Kaynağından çıkarıldığında yumuşak olduğu için işlenmesi kolaydır zamanla sertleşmesinden kaynaklı oldukça dayanıklıdır. Bu taşla yapılan yapılar binlerce yıldır ayaktadır. M.S 394 yıllında yapılan Mor Gabriel Manastırı Midyat Taşının en önemli sanat eserlerindendir. Yazın serin kışın sıcak tutarak ısı yalıtım görevi görmesi gibi özellikleriyle insanların evinde sağlıklı yaşamasına katkı sağlamaktadır. Ayrıca bu taşın sarımsı renkler alması Midyat’taki tarihi evlere ayrı bir doku katmaktadır.

Midyat’a özgü bu üç kutsalın yanında Midyat’a geldiğinizde görmeden gitmemeniz gerek yerlerin başında Mor Abraham Manastırı yer almaktadır. V. Yüzyılda iki keşiş (Abraham ve Hobel) tarafından kurulmuştur. Midyat Süryani Mezarlığı bu manastırın içinde yer almaktadır. Daha önceki yazımda bahsettiğim Sandalyeye oturtulup yüzü doğuya çevrilip gömülen birçok azizin mezarı bu kilisenin duvarlarında yer almaktadır.

Midyat manzarasını en güzel görebileceğiniz Konukevi,  Ulu Cami, Gulüşke Hanı, Eski Midyat Çarşısı, görülmesi gereken yerlerin başında yer almaktadır. Midyat gezmek için en uygun tarihler Mart-Eylül ayları arasıdır.

Yazın gelmeniz durumda Tur Abdin bölgesine özgü yetişen Tor Kavunu, Trozi (bir çeşit salatalık), ve Acur’u tatmanız gerekiyor. Bu Trozi ile yapılan turşuların tadını hiçbir yerde bulamayacağınıza eminim. Konaklamak için birçok butik otel mevcut bunun yanında bir evin damında şarabınızı yudumlarken yıldızların altında uykuya dalmanızı tavsiye ederim.

Binlerce yıllık bir tarih ile yoğrulmuş evler, kiliseler ve kültürlerin arasında unutulmaz birkaç gün yaşamak istiyorsanız eski Midyat sokaklarında kaybolmalısınız. Bu kaybolma uzun sürmez Tor’un küçük şirin bir çocuğu elinizden tutar ve size Matiate (Midyat) ve Üç kutsalı üzerine bilgiler verip sizi bütün sevecenliğiyle gezdirir.

Mezopotamya’nın En Renkli Buketi; Tur Abdin (I) | Midyat, MARDİN

Mezopotamya’nın En Renkli Buketi; Tur Abdin (I) | Midyat, MARDİN

Yeryüzünden gökyüzüne bir yakarış yükseldi “Eli Eli Lema Şevaktani” (“Tanrım oğlunu neden yalnız bırakıyorsun?“) Yakarışın sahibi çarmıha gerilen Hz. İsa’ydı ve peşinden gelecekleri görmeden ruhu bedeninden ayrılıyordu. Oysa çok kısa bir süre sonra Aramilerin torunları olan Süryaniler kitlesel şekilde Hristiyan Ortodoks mezhebini benimseyen ilk topluluk olarak adlarını tarihe yazdıracaklardı. İlk önce Antakya’da bu inancı benimseyen Süryaniler zamanla bunu anavatanları Tur Abdin‘e taşıdılar. Tur Abdin Süryanice ’de “kulların diyarı” anlamına geliyor. Buraya aynı zamanda Tor bölgesi de denilmektedir. Tor bölgesinde yaşayan Kürtler kendilerini Tori olarak adlandırmaktadır.

    Tur Abdin coğrafyası Süryani halkının kalbidir. Ezidiler için Şengal, Laleş ne kadar önemliyse, Süryaniler için de Tur Abdin o kadar önemlidir. Bu kutsal toprakların sınırları kuzeyde Batman(Hasankeyf), Siirt ve Dicle nehriyken doğuda Botan bölgesidir. Bu alan Mardin şehir merkezi, Midyat, Savur, Ömerli, Dargeçit, Gercüş’ün tamamını Nusaybin, İdil ve Hasankeyf’ in büyük bir kısmını kapsar. Günümüzde bu topraklarda Süryaniler, Kürtler, Mihalmiler ve az sayıda da olsa Ezidiler yaşamaktadır. Geçmişte ise bölgede Şems halkı ve Ermeniler yaşamaktaydı. Mezopotamya çiçekli bir bahçeyse Tur Abdin bu bahçenin en renkli buketidir. Sizleri bu yazımda kısa bir Tur Abdin turuna çıkaracağım ve birlikte kadim kültürlerin izini süreceğiz.


Tur Abdin her mevsim güzeldir ama gitmek için en güzel mevsim hangisi diye soran olursa ilkbaharda gidilmesini öneririm. Baharda giderseniz çağla ağaçlarının altında delice koşturup Tur Abdin ‘in  (Tor’un) bütün lezzetini içinde barındıran çağlaları dalından yeme imkanına sahip olursunuz. Endişe etmeyin Tur Abdin halkı batının kabalığı ve nobranlığından bihaberdir. Hoşgörülüdür.
Kimse size birkaç çağla yediniz diye kızmaz. Size en fazla gülümserler.

Özellikle tur tarihinizi 21 Nisan’a yani Paskalya tarihine denk getirirseniz buradan oldukça mutlu ayrılırsınız. Böylelikle hem paskalya kültürünü yakından tanıma hem de -tabi ki- desenli rengarenk yumurtaları görme imkanına erişmiş olursunuz. 

Turumuza (Mardin)Midyat – İdil(Şırnak) yolunun 23. km’sinde bulunan Mor (Aziz)  Gabriel Manastırıyla başlıyoruz. (Manastır’ın kiliseden farkı ibadetin yanı sıra dini eğitim de veriliyor olmasıdır.) Mor Gabrieldünyanın ayakta duran en eski Süryani-Ortodoks manastırıdır. Yapımına 397 yılında başlanmıştır. Tam tamına 1621 yıldır ayakta durmaktadır. Süryani Kiliselerine özgü en önemli özelliklerden biri de hayatını kaybeden azizlerin öldüklerinde sandalyeye oturur pozisyonda ve yüzleri doğuya dönük şekilde duvarın içine gömülüyor olmalarıdır. İnanışa göre İsa mesihin doğudan dirileceği ve o dirildiğinde onun karşısında yatar pozisyonda olmamak gerektiği düşünülür. Mor Gabriel manastırını gezerken olur da duvarlara dokunmak isterseniz dikkatli olun; dokunduğunuz yer bir azizin mezarı olabilir. 
-Ufak bir anektod; Mor Gabriel Manastırı Ahmet Ümit’in Kavim kitabında da hikâyenin şekillendiği yerdir ve yazar sık sık bu mabede atıfta bulunur.- Mardin’den geliyorsanız Midyat üzeri geldiğinizden, Midyat’ı gezmeyi geri dönüş yolunuzda olduğu için sonraya bırakıp direk Nusaybin yoluna girin derim.

Midyat’a yaklaşık 10 km ötedeki yoldan (Botaş Kuyularının olduğu yoldan) Kafro (Elbeğendi)köyüne geliyorsunuz. Köydeki evler Süryani taş ustalığının teknikleri, yapı malzemeleri(nahit katori taşı) ve mimarisiyleTurabdin’in dokusuna sadık kalınarak inşa edilmiştir. Gözünüzüne/gönlünüze sıcak ve hoş bir görüntü sunacaktır. 


Buralara kadar geldiyseniz ve karnınız da açsa hiç düşünmeden köydeki pizzacıda (pizzeriakafros) karnınızı doyurabilirsiniz.


Taş ocakta pişirilen Kereng‘li (Kengerli) ve Panirê Zozana‘lı (Yayla Peyniri, Koçer Peyniri) pizzaları özellikle öneririm. Ayrıca pizzanın yanında sunulan ayranın tadı da enfestir. Ayranını da tatmadan sofradan kalkmayın. 


Burada çok vakit kaybetmeyip yolumuza devam ediyoruz. İdil-Midyat karayolu üzerinde, ana yola 1 km mesafede ve yolun güney tarafında Akrah (Sare Köyü)’nde “ Mor Melke Manastırı” bizi bekliyor. Dışarıdan bir evi arındıran bu manastırın içi filmlere konu olacak cinsten. Manastırda 36 yıldır görevli Rahip İşo’ nun sıcak sohbeti sizi gülümsetecektir. Mor Melke’den çıkıp Bagok Dağının içine doğru yol alıyoruz. 
Bu yolda Mezopotamya’nın bütün estetiğinin sizi çevrelediğini göreceksiniz.
Yol aldıkça aynı zamanda bir tarih yolculuğunun da içerisinde olduğunuzu hissedeceksiniz. Bu yolun sonuna doğru yol ikiye ayrılacak; sol taraftaki yol sizi Ezidi mezarlığına götürürken sağdaki yol da sizi Mor Yakup Manastırı’na ulaştıracak. Bagok dağının en yüksek noktasında kurulan bu kilise yaklaşık 1500 yıllık bir geçmişe sahiptir. Kilise ayrıca Deyr Ghazelke (Ceylan Kilisesi) kilisesi diye de bilinir.Rivayete göre bölgede su bulunmadığı için kilisenin harcı ceylan sütünden yapılmıştır ve ismi buradan gelmektedir. Şayet herhangi bir mucize gerçek olabilseydi benim için en güzel mucize burası olurdu çünkü kilise inşasında o kadar özenli davranılmış ki kilise kayalara zarar vermeyecek ve kayalarla uyum içinde olacak şekilde tasarlanmıştır. Kilisenin bazı odalarının içinde hiç bozulmamış büyük kayalar kilisenin duvarları içinde bütün haşmetiyle durmakta. Kilise oldukça temiz ve küçük ziyaretçileri için çocuk parkı var. 
Muhtemelen ılık bir bahar akşamı bulunabileceğiniz en güzel yerde bulunuyorsunuz.

Tur Abdin platosunda yaptığınız turun ilk etabını tamamladığınıza göre fiziksel yorgunluğunuzu atmak için bütün Mezopotamya ovasına hâkim bu manastırın damında yanınızda getirdiğiniz Süryani şarabından bir kadeh yudumlayabilirsiniz. Bunu fazlasıyla hakettiniz.
Tur Abdin platosunda yaptığınız bu yolculuğunuzda ve yapacağınız yeni yolculuklarda Mezopotamya topraklarının bir sürü çiçekten oluşan rengârenk buketi sizi bekliyor olacak.  
Tur Abdin gezi notlarının 2. kısmı olan Matiate Ve Üç Kutsalı | Midyat, MARDİN (II)  yazımızda görüşmek üzere…