Amsterdam, Mayıs 2016


 

Bu satırları Ankara’da, buzdolabının evde ses kesilince belirginleşen uğultuları ve üst katımızdaki yavru köpeğin pıt pıt ayak sesleri eşliğinde yazıyorum (ses yalıtımına bu derece yabancıyız ,evet), Ankara’ya sonbahar geldi, balkonun hemen önüne denk gelen çam ağacı inatla gizlese de arkasındaki çınar, ufacık bir rüzgarda savruluveren kavruk sarı (bu rengi uydurmuş olabilirim, evet) yapraklarıyla hatırlatıyor her sabah. Benimse içim dalgalı, dışım mutedil.. fakat madem bu bir seyahat sitesi, yaklaşık beş ay öncesine dönüp, Amsterdam ile devam edelim.

13412933_10154319471024797_2274989253834024737_n

Amsterdam’a iki gün ayırdık biz, yetti mi? Hayır. Dört gün ayırmak lazımmış bence ama zaman fakiriyiz işte, geniş zamanlarımız yok. Olsun, buna şükür. İki gün ayaklarımız ağrıyana kadar dolaştık sokaklarında.

Amsterdam ilginç bir şehir, bakış açınıza bağlı olarak “yozlaşmış” tan “özgür ve eğlenceli” sıfatlarına kadar geniş bir skalada tanımlayabilirsiniz. Geziye annem ve babamla çıkmış olsaydık eminim Amsterdam sokaklarını turlamak yerine evde bizi beklemeyi tercih ederlerdi.   Genel olarak tarif etmeye çalışayım. Her zaman öyle mi yoksa bizim gittiğimiz zamana mı denk geldi bilmiyorum ama kadın kıyafetleri veya kostümleri içindeki erkek sayısı, gördüğümüz normal giyimli erkek sayısından fazlaydı, ya da elbette fazla değildi ama biz öyle hissettik. Daha feribottan inerken önümde simli kanatları ve benekli taytıyla beni selamlayan Arı Mayayı/sigarasını içen kirli sakallı kişiyi görünce anlamalıymışım aslında. Sonraki iki gün içinde bunun Leopar desenli elbisesini giymiş,  parlak sarı uzun peruğunu özenle takmış ve fakat aynı zamanda yine sakallı ve iri yarı bir amca, grup halinde süslü elbiseleri ve makyajlarına tezat son derece maskülen bir duruşla oturup yine sigaralarını tüttüren abiler vs gibi farklı versiyonlarını gördük. Ortak payda sigara, sakal, makyaj ve süslü elbiselerdi, o kadar söylüyorum. Bunun dışında alışkın olmayan insanları (bkz. bizler) çarpan, havaya sinmiş kesif bir esrar/marijuana kokusu, adım başı coffee-shoplar, her yerde satılan marijuanalı ya da bilmediğim başka hafif uyuşturucu içeren lolipoplar, kekler, yine sürekli karşımıza çıkan sex-shoplar, kimi baygın gözlerle bakan, kimi topluca şarkı söyleyen ve bir süre sonra artık tüm şehrin uyuşturucu kullandığı paranoyasına kapılmamıza sebep olan gençler..  Amsterdam’da yürüdüğümüz saatlerde kızım genellikle uyuyordu, özellikle kafasındaki erkek-kadın ayrımının bulanıklaşmaması açısından bu iyi oldu. Buraya kadar anlattıklarım sanırım yozlaşmış demek için yeterli. Şimdi hayali skalamızın diğer tarafından bakalım.

Amsterdam cıvıl cıvıl bir şehir, Avrupa’nın diğer başkentleriyle kıyaslarsak, abisinin ciddiyetinden bunalmış, ortamı cıvıtmaya çalışan kız kardeş gibi. Bu tanımda abi yerine Brüksel’i koyabiliriz, benim böyle saçma benzetmeler yapmamı da Amsterdam’ı yine de sevmiş ve buna kılıf uydurmaya çalışıyor olmama verelim lütfen. Çok, çok kalabalık bir şehir, öyle ki sokakların dar olmasının etkisiyle, kese kağıdından kaseye dökülüveren çerezler gibi üzerinize insan yığınları akıyor her yerde (daha iyisini bulamadım, üstüme gelmeyelim). Tabi sadece insan değil, araba ve bisikletleri ve aniden çıkıveren atlı polisleri (çok değiller ama varlar) resme ekleyelim.

Bahsi geçen atlı polisler

Bahsi geçen atlı polisler

Özellikle bisikletler konusunda yazılanların, hiçbiri abartı değil, gerçekten her yerdeler, trafikte üstün taraf yayalar veya motorlu taşıtlar değil, bisikletliler, şeritlerini ihlal etmemeye özen gösterin yoksa çarpılmanız işten değil.

Feribottan inerken Arı Maya Abi'den sonra gördüğümüz ilk manzara

Feribottan inerken Arı Maya Abi’den sonra gördüğümüz ilk manzara

Genellikle kiremit rengi binaların yan yana dizildiği bu kalabalık sokakların ortasından kanallar geçiyor, suyun rengi Zonguldak’ın ortasından geçen ve oralıların iyi bileceği malum sudan hallice olsa da, üzerinde turlayan tekneler, kenarlara demir atmış gibi görünen bot-evler ile genel resmi daha da güzelleştiriyor bu kanallar. Tabi yeşili unutmamak lazım, bolca ağaç da var Amsterdam’da.

13331032_10154319469189797_342941161242090703_n

dsc_0023

 

dsc_0787

Uzun bir girizgahdan sonra Amsterdam’da neler yaptığımıza gelirsek;

Zamanımız fazla değildi başta söylediğim gibi bu yüzden yalnızca bir adet müze gezebildik (zaman kısıtı olmasa durum ne kadar farklı olurdu bilemedim, yine de peşin hükümlü olmayalım lütfen). Van Gogh, Madame Tussaud, Rijksmuseum, Hermitage, Anne Frank House, Nemo Science Museum ve Micropia, içinden seçim yapmaya karar verdiğimiz liste idi. Hangisini seçtik dersiniz? “Family Fun” istiyorsanız en çok önerilen yer olan Nemo Bilim Müzesini. Gidenler burayı her yaştan insana hitap eden, İngilizce bilmeyenler için de eğlenceli, interaktif bir müze olarak tarif ediyordu ve bizim grup bahsedilen hedef kitleye cuk oturduğu için zorlanmadan seçimimizi yaptık ve evet yanlış seçimmiş. Bu tespite gruptan kızım dışında itiraz eden olmaz sanırım, aramızda en çok eğlenen o oldu zira.

dsc_0875

 

dsc_0911

 

dsc_0918

Olur da bu yazıyı okuyor ve hasbelkader biletlerinizi almış Bilim Müzesine gitmeyi düşünüyor iseniz (düşük ihtimal biliyorum, üç beş kişi okuyor zaten, kendimi kandırmaya lüzum yok), a) çocuğunuz yoksa gitmeyin, b)gidin, ilk üç katı hızlıca geçin, buralar çocuklar ve gençlere hitap ediyor. Son iki kat yetişkinlere yönelik bölümü ve kafe-teras kısmını barındırıyor. Yetişkin bölümünde ise İngilizce bilenler için enteresan interaktif deneyler mevcut, buraya zaman ayırmaya değer. Teras alanı son yılların moda sıfatıyla çok “keyif”li. Amsterdam manzarasını seyrederek iyi kahve içme deneyimini yaşamak için buraya gelinir, şansınıza hava da güzelse ne iyi ettik de geldik diyeceksiniz, buraya yazdım. Teras bölümüne müze bileti almadan da çıkılıyor sanırım, son katı boşverip, doğrudan buraya manzara seyretmeye gelebilirsiniz.

 

dsc_0881

 

dsc_0878Ağzımızda olmamış bir Cennet Elması/Trabzon Hurması tadı ile (kendimi tutamıyorum, gerçekten) müzeden ayrıldıktan sonra, Amsterdam’ın az önce tarif ettiğim sokaklarına attık kendimizi.  Başta yazdığım gibi, bize mi öyle denk geldi bilemiyorum ama her sokakta birbirinden kötü/renkli (bkz. yukarıda bahsi geçen skala) manzaralar eşliğinde yürüdük. Grubun yaş aralığının geniş olmasından mütevellit başta gergin kıkırdamalar, gözlerimizi –özellikle Ahmet Amca’dan- kaçırmalar olsa da, bir iki saatin sonunda artık Amsterdam’ı olduğu gibi kabul edip (tabi bunda kızımın uyumasıyla rahatlamış olmamın da payı olabilir) gülerek, yok artık diyerek dolaşır hale gelmiştik.

Dam Meydanında oturup insanları seyrettik, Churros yedik, beğenmedik, Nutellalı krepleri sevdik, Manneken Pis’ten kocaman külahlarda kızarmış patatesler aldık, biraz tuzlu gelse de sevdik ama bitiremedik.

Çiçek Pazarını dolaştık, gereksiz bir şey almama kararımı, bir limon ağacı ve siyah lale tohumuna o an ihtiyacım olduğunu hissederek bozdum, hala ekmemiş olmamı mükemmel saksı arayışımın devam etmesine verelim lütfen.

13427954_10154319470394797_1216258223627203752_n

 

13346569_10154319470509797_4354444808826506513_n

 

dsc_0972

Red Light District bölgesinde dolaştığımızı fark edene kadar Amsterdam’ı bütün “yozlaşmışlığıyla” kucaklamıştık ama burası bize ağır geldi. Yiyecek metaforları veya başka saçma benzetmelerle süsleyemeceğim, kadınlar sözkonusu olduğunda insanoğlu her yerde iki yüzlü ve aslında burası da bu iki yüzlülüğün farklı bir tezahürü bence. Kenarından bordo kadife perdeler inen camekanlı ortalama iki metrekarelik vitrinlerde çıplak bedenlerini sergileyip, hemen arkalarında veya üst katlarındaki kabinlerde “çalışan” bu kadınlar, karanlık düşünce sokağı aydınlatan kırmızı sokak lambaları ile dünyaya pazarlanan yasal fuhuş turizminin bir parçası olmuş. Biz burada gülemedik, fazla kalamadık da, hatırlayınca daraldığım bir bölge olarak aklıma kazındı.

Volendam’da geçirdiğimiz dört günün ikisini Amsterdam’a ayırdığımızı yazmıştım, 30 Haziran sabahı güzel Volendam’la erkenden vedalaşıp Hollanda’nın Disneyland’i Efteling’e gitmek niyetiyle (ama tabi neye niyet neye kısmet) yola çıkıyoruz, bu günün sonunda gezinin Belçika bölümü de başlıyor olacak. Sonraki yazıda görüşmek üzere..

(Fena benzetmeler yaptığım, bolca parantez açıp iç sesime yer verdiğim, karşımda dinleyici varmış gibi soru cevap eklediğim tuhaf bir yazı olmuş olabilir, üzgün değilim).

 

 

Leave a comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *