Mosel Vadisi, Almanya – Mayıs 2016


Mayıs Ayının son haftasına girmeden, tam olarak 22 Mayıs 2016 tarihinde, 7’sine 2 yıl kalmış kızımla, 70’ine 2 iki yıl kalmış Ahmet Amcamızı da içeren 7 kişilik grubumuzla 12 günlük bir seyahate çıktık. Orijinal planımızda Paris, Brüksel, Brugge ve Amsterdam ve civarını gezmek vardı fakat seyahate birkaç ay kala terör saldırıları gerçekleşince, rotamızdan Paris’i çıkardık. Haritayı açıp, alternatif neresi olabilir diye bakarken Almanya Sınırları içindeki Moselle ve Rhine nehirleri (çünkü içinden nehir geçen şehirlerin güzel olmamasına imkan var mı) gözüme çarptı, görsellere bakıp biraz da bölgeyi araştırdıktan sonra, ismini hayatımda ilk kez duyduğum bir şehri rotamızın 4 gecelik ilk durağı olarak eklemeye karar verdim..

22 Mayıs 2016- 26 Mayıs 2016 – Mosel Vadisi, Bernkastel Kues, Almanya

Yazıya başlamadan önce 4 gece boyunca sabaha karşı 5 gibi uyanıp, kaldığımız dairenin terasına çıkıp selamladığım şu manzarayı eklemek isterim.

13418941_10154319457559797_788891496225946294_n

Saati 05.30’a kurmuşken, saat çalmadan ve hiç zorlanmadan uyanıp, sessizce elimi yüzümü yıkadıktan sonra üzerime geçirdiğim hırkayla, herkes uyurken terasta geçirdiğim saatlerin huzurunu anlatacak kelimeleri bulamadım ben. Aslında bu gezinin tümünden bana kalan en belirgin duygu sabahları yaşadığım huzur ve gündüzleri bisiklete binerken hissettiğim arsız sevinç oldu. Arsız diyorum çünkü bacaklarım ağrıdıkça bedenimle dalga geçer gibi içim coştu resmen. Ama bu başka bir yazının ve başka bir (aslında iki) şehrin konusu..

Gezi boyunca sabahları 5 ile 9 arası benim bilgisayar başında, değişik ama çok şükür ki hepsi de güzel manzaralara karşı geçirdiğim saatler oldu.  Bernkastel Kues’teki ilk 4 günde de arada bir mola vererek, yüzüme çarpan sabah serinliği, nehrin belli belirsiz şırıltısı ve terası kucaklayan çam ağacının gölgesinde, yüzüm bu manzaraya dönük saatlerce tek başıma zaman geçirdim, mutluydum, sadece o zamanlar için bile gittiğime değdi.

Mosel Vadisinde geçirdiğimiz 4 gün boyunca, neler yaptığımıza gelince;

  • Bol bol yürüdük, Bernkastel Kues küçücük bir şehir, artık şaşırmadığımız şekilde iyi korunmuş bir old town bölgesi var, çok turistik olmadığı için kalabalık da değil, yürüyerek üç dört saatte rahatlıkla geziliyor. Mosel vadisinde beyaz şarap üreticiliği çok yaygınmış, tüm yeşil alanlar, dağların yamaçları göz alabildiğine üzüm bağları ile dolu. Biz her ne kadar tatmasak da Bernkastel Kues’te Mosel Vinothek, Şarap Müzesi ve Mahzenini gezdik.

dsc_0472

 

dsc_0474

 

dsc_0541

  • Arabayla 75 km mesafedeki Cochem şehrine gittik, biraz daha turistik olan bu şehir Bernkastel Kues’ten daha fazlasını vaat etmiyor ama ifade yanıltıcı olmasın çünkü yine de harika. Şehre tepeden bakan Reichsburg kalesinden görünen manzara da aynı şekilde..

dsc_0552

 

dsc_0549

dsc_0563

  • Eltz Kalesine (Burg Eltz) gittik. Yemyeşil ormanlarla çevrili bu kale, masallardan fırlamış gibi görünüyor, kızıma “Bak Rapunzel saçlarını şu pencereden sarkıttı, Sinderella şu merdivenlerden koşarken ayakkabısının birini kaybetti, Pamuk Prenses aşağıdaki ormanda kötü kalpli kraliçenin verdiği elmayı yedi” desem hiç sorgulamadan inanırdı sanırım. Çok çok güzeldi.

dsc_0496

dsc_0498

dsc_0516

-Arabayla 50 km mesafedeki Trier’e gittik, burası ayrı bir yazıyı fazlasıyla hak eden bir şehir esasında. Almanya’nın en eski şehri olan Trier daha girer girmez, renkli ve büyük meydanıyla gönlümüzü fethetti. İki gün ayırdığımız bu tarihi kentte, St. Peter Katedralini gezdik, ülkenin en eski katedrali olan görkemli bir yapı burası ve artık gözümüzün aşina olduğu gotik kilise mimarisinden, aydınlık iç yapısı, açık renk sütunları ve genel olarak sadeliği ile ayrılıyor..bence dememe gerek yok sanırım 🙂 Girip de içimin daralmadığı nadir katedrallerden oldu diyerek de ifade etmem mümkün, katedrali de içerisinde bulunduğu büyük kompleksi ve bahçesini de çok sevdim.

dsc_0653

dsc_0643

 

dsc_0627

Trier, merkezindeki meydan, Hauptmarkt, mağazaları, kafeleri, tarihi renkli binaları, bu renkli meydana kenardan tüm heybetiyle ve tezat haliyle bakan Siyah Kapısı (Porta Nigra), tarihi binaların içlerine gizlenmiş alışveriş merkezleriyle iki gün boyunca saatlerce sıkılmadan vakit geçirdiğimiz bir şehir oldu.

dsc_0672

 

dsc_0666

 

dsc_0696

-Yine arabayla 90 km mesafedeki Lüksemburg’a gittik. Sevmiş olsak daha fazla zaman ayırabileceğimiz Lüksemburg sokaklarında 3-4 saat yürüyüp, fazlasıyla uzun insanlar, düzenli, tek tip binalar, etkileyici olsa da davetkar olmayan (böyle hissettim yapacak bir şey yok 🙂 bir viyadük, sanki şehirden bir katman aşağıya kurulmuş, terk edilmiş hissi veren bir eski şehir bölgesi dışında pek de bir şey göremeyince, bahsettiğim manzaralara karşı birkaç fotoğraf çekilip, uzun boylu Luksemburgerlere de epeyce haset ettikten sonra şehirden ayrıldık, Trier’in kollarına attık kendimizi, çoşkulu bir kavuşma oldu denebilir 🙂

dsc_0594

 

dsc_0595

 

dsc_0608

Mosel vadisi, Paris’ten vazgeçince yerine neresi olabilir diye araştırırken karşıma çıkmış ve hiçbir beklentimiz olmadan gittiğimiz bir bölge olmasına karşın, iyi ki gelmişiz, yine gelelim dediğimiz bir yer oldu. Gezinin beşinci gününün sabahında, üzüm bağlarının arasından sakince süzülen ve tüm bölgeyi besleyen, canlandıran Mosel nehriyle vedalaştık ve bir sonraki durağımıza, Amsterdam’a  20 km uzaklıktaki Volendam kasabasına doğru yola koyulduk.

 

Leave a comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *