Arabayla Balayı III – Prag


 dsc_0320

 

Prag’ı yazıp yazmamakta tereddüt ettim, dünyanın en popüler turizm noktalarından biri sonuçta, ne var ne yok öğrenmek için internette 2 saat araştırmak yeterli olacaktır.

Yine de yazıyorum çünkü zaten bilgi vermek amacıyla değil, kendime hatırlatma olsun diye bu cümleler.

Bled’den sonra rotamızda Prag değil, Salzburg vardı. Fakat Salzburg’a vardığımızda bastıran ve bir türlü dinmeyen yağmur nedeniyle fotoğraf çekemediğim gibi, rezervasyon tarihlerini karıştırmak gibi bir gaflete düştüğümden gittiğimiz otelin kapısında kaldık:) Evet, gideceklerin aklında bulunsun diye yazayım, Hotel Kohlpeter denen otel ve eğer yanlış bilgilendirilmediysek, Avusturya’daki birçok otel haftanın belirli günleri, bir veya iki gün tatil yapıyormuş. Otelde hiç görevli yoktu, sadece o gün check-in yapması gerekenlerin isimlerinin yazılı olduğu oda kartları resepsiyon bankosuna bırakılmıştı. Kendi adımızı göremeyince şaşırdık fakat asıl şoku haliyle otelin telefonu da cevap vermeyince, mail atmak için internete girdiğimizde yaşadık, ertesi gün check-in yapmamız gerekiyordu, benim hatamdı. Otelde görevli namına kimse yoktu, Aşkın sinirlenmiş ve derhal Avusturya’dan soğumuştu, paramızla rezil olmak üzere olduğumuz bu Temmuz ortası fırtınalı Avrupa şehrinden derhal kaçmalı, Prag’a kendimizi atmalıydık:)

Fakat her gezinin olmazsa olmazı sorunların o gün birden fazlası başımızdaydı. İlk yazımda belirttiğim üzere, araba kiralama şirketimizin (yazışmalarımızda serbest olduğunu bildirmesine rağmen) yasaklı ülkeleri arasında Çek Cumhuriyeti de vardı ve İtalyan görevli gayet kaba bir şekilde, yasağı delerseniz tutuklanırsınız demişti. Bir yandan yemek yiyip, bir yandan yağmurun dinmesini beklerken, ne yapmamız gerektiğine karar vermeye çalıştık. O sırada ben yasaklı ülkeler bölümüne tekrar göz atayım dedim ve ikinci şaşkınlık…Slovenya, yani bir önceki durağımız da meğer yasakmış. Farkında olmadan deldiğimiz yasağı, tekrar delip delmemek olunca mevzu cesaretimiz geldi, en kötü ihtimal Türkiye’ye geri yollarlar, o da kötü bir ihtimal değil deyip gözümüzü kararttık, Çek Cumhuriyetine doğru yola çıktık.

Daha kısa çevre yollar da bulunmasına rağmen, otobanı tercih ettik, ve Almanya üzerinden, Münih şehir merkezinde uzun bir mola verdikten sonra, Prag’a ulaştık.

Prag’da bulunduğumuz tarihler, 6-7-8 Temmuz tarihleriydi ve birkaç gün önce Roma’da 35 derece olan hava Prag’da 15 dereceydi. Yanıma tedbir olsun diye aldığım şalı, Prag sokaklarında sırtımdan hiç çıkarmadım diyebilirim, gidecek olanların da aklında bulunsun.

Prag’da otelimiz Golden Tulip Hotel Diplomat idi. Şehir merkezine metroyla 10 dakika, metro durağına ise sadece 50 m uzaklıkta, çok rahat, dört yıldızlı ve güzel bir oteldi, odalar temiz, çalışanlar güleryüzlüydü, oda başına gecelik 70 euro verdik, tavsiye ederim.

137_1
Yalnız odanızın anahtarını alırken ya da internetten rezerve ederken standart yerine superior tercih ettiğinizi belirtirseniz, boş yer varsa ücretsiz “upgrade” yapıyorlar ve oldukça ferah bir odanız oluyor, biz öyle yaptık.

Otele yerleştikten sonra dinlenip ertesi sabah metroyla şehir merkezine attık kendimizi. Önce para bozdurduk biraz ve içimize oturan bir kazık yedik. Prag’a girişte otoban kenarındaki bir benzincide (ismini hatırlayamadığım için yazmıyorum) önceki gün biraz Kron almıştık, şehir merkezinde de “no commission” yazan yerlerden birinde tekrar kron aldık. Aynı miktarda Euro için önceki günden tam 550 kron eksik aldık bu kez. Dikkatli olmak lazımmış, “no commission” ifadelerine kanmamak ve kesinlikle önce alacağımız miktarı duyup, sonra bozdurmak lazımmış, bunu öğrendik.

Neyse, bir yandan az önceki kazığı sindirirken diğer yandan da yapacak bir şey olmadığını idrak edip, Prag Ulusal Müzesinin yolunu tuttuk. Yaklaşık 4 saat müzeyi gezdik, benim ilgimi en çok çeken binlerce çeşit doğal taşın sergilendiği odalarla, eskiden bugüne özellikle ortopedik cerrahi ve anestezi alanında kat edilen mesafelerin, eskiden kullanılan ameliyat aletleri, masaları ve fotoğraflarıyla sergilendiği bölüm oldu. 4 saat sonunda tümünü gezdiğimizden hala emin olamasak da ayrıldık müzeden.

dsc_0257

O gün ve sonraki gün bol bol yürüdük, gezdiğimiz yerleri tek tek yazmayacağım çünkü bolca yürüdüğünüz zaman, tabelaların da yardımıyla Charles Köprüsü, Saat Kulesi, Prag Kalesi, Yahudi mezarlığı vs karşınıza çıkıveriyor zaten.

dsc_0314

 

dsc_0357

csc_0415

dsc_0312

Charles köprüsündeki karikatüristlerden birine Aşkın’ın karikatürünü çizdirdik, o esnada, sağ olsun yanımızdan geçen ve Aşkın’ın sarışınlığına bakıp herhalde milliyetini kestiremeyen çenesi düşük bir Türk arkadaş, “aaa, çok kötü çiziyor, ben olsam çöpe atarım bu karikatürü” deyiverdi, eh genlerinde alınganlık olan Aşkın da bu söz üzerine kalan son üç dakikalık çizimi asık bir suratla tamamladı, mümkün olduğunca da o güzelim karikatürle göz göze gelmemeye çalıştı. Sonrasında çerçevelendi ve evimizin duvarına asıldı tabi. 

Prag sokaklarında yürürken çok renkli görüntülerle karşılaştık, kiliselerden birinde güzel bir klasik müzik konseri dinledik, hem öğretilerini anlatıp hem dans ederek dolaşan Hare Krshna dansçılarını takip ettik, hep aynı pozisyonda dilenen erkek dilencilerle, farklı farklı kostümlerle dilenen kadın dilencilere şaşırdık, sonuç olarak Prag’da hiç ama hiç sıkılmadık.

   137_6

137_5

137_4

Prag yaşayan bir şehir…her sokağı resim sergileri, kukla gösterileri, konserler, müzisyenler ve güzel küçük kafeler, mimarisi müthiş binalarla sarılı…Alışveriş için matruşka bebekler, kristaller ve kuklalar revaçta. Çok popüler dolayısıyla çok kalabalık fakat yeniden ziyaret edilmeyi kesinlikle hak ediyor.

137_8

137_7

dsc_0336

Leave a comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *